30 Eylül 2013 Pazartesi

"Sen Affetsen Ben Affetmem"

Affetmek niye önemli? Dürüst ol, hiç değilse kendine karşı, affetmek istiyor musun sahiden? Affetmek özgürleşmektir. Kin balondaki kum torbaları gibi doluyor insanın içine, uçmak için yüklerinden kurtulman lazım. Deniyor musun gerçekten? Hatıralarına sahip çıkmayı hep sevdin. Fil gibi hafızan var, kafanda en çok tekrar oynattıkların unutup affetmesi en zor olanlar mı oluyor acaba. Affedilmeyecek şey yok mudur?
Ne pis ikilemmiş arkadaş, sıyrılmak istiyor insan, affetse kurtulacak; ama edemiyor. 4 yıl geçmiş üstünden, sürekli buna saplantılı yaşamıyorum, ama aklımdan geçmeyen gün nasıl olmuyor hala? Çok katmanlılıktan belki. Kesif bir nefret ama suçluluk duygusu soslu. Yüzüne karşı "tiksiniyorum senden" desen geçecek gibi geliyor, niye harekete geçmiyorsun daha hala o zaman? Kaç kez söyledin bunu, kaç kez dönüp dolaşıp aynı yere gelip tıkandın sayamıyorum.
Affetmek en yücesi, en doğrusu gelse de edemiyorum işte, hiç bir zaman da edemeyeceğim belki. Tanrı bağışlayıcı olabilir, ben insanım affetmem. Hem Tanrı da çok naif oluyor bazen canım, o bağışlayıcılığa güvenmese bu kadar rahat hareket etmez bazı insanlar herhalde. Geçmişin gölgelerinden ne kadar kaçabilirsin? Göz göze geldiğinde daha kaç kez gözünü kaçırabilirsin? Yüzleşmemek senin seçimin, onu bil. Hissediyorum o günün de geleceğini diyor, organizasyonu hayata bırakıyorsun ama ince ince oyuyor seni bu illet bir yandan. İçindeki bütün irini bir seferde kusabilir misin? Arındırabilir mi bu seni? Yoksa beklediğin günün gerçekleşmesinden sonra bile bununla yaşama ihtimalinden korktuğun için mi sarılmıyorsun gölgenin boğazına?
O kadar olgun olmak zorunda değilim, affetmiyorum, unutmuyorum. Beni ince ince oyuyor diyorum ya, umarım seni öldürüyordur.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Star Wars ve Siyaset Bilimi

Star Wars'un ne kadar çok konuda okunan ve referans verilen bir film serisi olduğu herkesin malumu. Küçükken yarım yamalak izlemiştim, yazın adam akıllı bütün seriyi izleyeyim dedim. Vallahi George Lucas taa 70lerde mis gibi hiç bir sakilliği olmayan bilimkurgu çekmiş, bunu takdir etmek için bile izlenebilir tekrardan.
Durumlar malum, ben de bir uluslararası ilişkiler öğrencisi olarak bu zamanda izleyince "kahraman", içsel yolculuk, iyilik-kötülük gibi temaların yanısıra Star Wars'un siyasete dair söylemlerine kulak verdim. Bu konuda da pek çok okuma yapılmıştır zaten.

Serinin ilk filmi "Episode IV - A New Hope" 1977'de çekilmiş. İlk üç film olan 4, 5 ve 6. bölümler 1977-1983 arası çekilirken uzun bir aradan sonra 1, 2 ve 3. bölümler 1999 - 2005 aralığında çekilmiş. Yedinci filmin de yolda olduğunu biliyoruz. 

İlk filmlerin çekildiği yıllarda dünyaya çift kutuplu düzen hakimdir. 1973'te petrol kaynaklı ekonomik krizin yanısıra bu yıllara İslami hareketler, 1979 İran'ın yeşil devrimi damgasını vurmuştur. Amerika ise Watergate skandalı, Nixon'ın istifası, Amerikan müdaheleciliğine karşı yeni bir Vietnam yaşanmaması için tepki gösterilmesi gibi durumlar nedeniyle izolasyonist politikasına geri dönüş yapmış, etki alanlarını kaybetmiş gibidir. Bu arka planda Star Wars'ta etkisi görüldüğünü iddia edebileceğimiz en büyük olay nükleer silahlanmadır. Antlaşmalarla silahlanma sınırlanmaya çalışsa da 70li yılların sonunda silahlanma sınırlamaları giderek imkansızlaşmıştır. Böyle bir arka planda çekilen "A New Hope"'a dönecek olursak Darth Vader ve Darth Sidious'un dark side destekli imparatorluğuyla karşılaşırız. Luke Skywalker aşırı teknolojik ve güçlü "Death Star"ı teknolojinin nimetlerini reddederek "force" desteğiyle yener. Gerçek dünyaya umutsuzluk hakimken, Amerika Sovyetler karşısında güç kaybediyorken film bize bir umut vaadeder; ancak asıl üzerinde durmak istediklerim özellikle 1,2 ve 3. bölümler. Bu bölümleri rejimin demokrasiden diktatörlüğe dönüşmesine paralel olarak Anakin Skywalker'ın Jediler'ın yolundan dark side'a geçerek Darth Vader'a dönüşmesi şeklinde özetleyebiliriz. Bu filmlerin arka planı ise Soğuk Savaş'ın bitişinin ardından 2000li yılların tek kutuplu dönemi. Küreselleşme, 11 Eylül ve terörizme karşı savaş, ABD'nin tek süper güç olması gibi olaylar dönemi etkiliyor; ancak burada önemli olan arka plan değil.


Yaklaşan tehlikeye karşı gezegenleri korumak için acil kararlar vermek, kuvvetli bir yürütmeyle ordu gibi önlemler almak gerekmektedir; ancak senato bu durumda çok atıl kalmakta, karar alımları tıkanmaktadır. 27 Mayıs darbesiyle kurulan senato da 12 Eylül'de aynı nedenlerle lağvedilmiştir. Bu durumda Padme Amidala başta olmak üzere bir kısım senatör başkanlığından oldukça memnun oldukları, tam bir demokrasi yanlısı gibi görünen Senatör Palpatine'in acil durum yetkileriyle donatılmasını önerirler. Öneri kabul edilir, Palpatine de bu yetkileri sadece geçici bir süre için kabul ettiğini, şartlar eskiye dönünce demokrasiyi korumanın önemini vurgular. Bu noktadan sonra ise Anakin Skywalker ve Palpatine arasında Anakin'in kafasını karıştıran konuşmalar geçmeye başlar. Bence Anakin'in dark side'a geçmeye başlaması Padme'yi kurtarmak için çaresiz kalmasından önce Palpatine'in manipülasyonuyla iktidarın tek elde toplanmasının daha güçlü, karar alıp uygulamada daha avantajlı bir devlet oluşturmasına ikna olmasıyla başlar. Padme'yle konuşmalarında neden demokrasinin öncelikli görüldüğünü anlayamaz, giderek sorgulamaya başlar. Daha önce sorgulamadığı, sadece yüksek egosu nedeniyle şikayet ettiği Jedilık sistemi de onu şüpheye düşürür. Jedilık sisteminin elbette gerçek dünyada tam bir karşılığı olduğu iddia edilemez; ancak yine de siyasi olarak orduya benzer bir kuruma benzediği söylenebilir. Jedilar demokrasinin koruyucusu, garantörü olarak görülmektedir. Bilgelik ve "güç"e göre hareket etmeleri onlara daha mistik bir karakter kazandırsa da siyasi pozisyonları orduya benzer. Jediler'ın yönetimde, siyasi bir erk elde etmede gözü yoktur; ancak demokrasiye karşı girişimleri engellemektir görevleri. Köşeye çekilmek, erki ellerinde tutmamak gibi prensipleri vardır, demokrasiye saygılı olmaktan öte varlık amaçları demokrasiyi korumak gibidir. Aslında özleri itibariyle orduyla çok bağdaşır nitelikleri yoktur. Belki de Palpatine'in gözünden bakınca daha çok ordu gibi görünürler. Palpatine Anakin'in Jediler'a olan güvenini yıkarak onların darbe girişiminde bulunacakları paranoyasını besler. Bunu militarist bir modernleşme modeli izlemiş, 10 yılda bir darbe yaşamış, AKP iktidarına kadar ordunun darbe ihtimali başının üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanan bir ülkenin vatandaşı olduğum için de böyle olabilirim. (Bu söylediğim de asla ve kat'a şimdiki Ergenekon ve orduyu itibarsızlaştırma sürecini destekliyorum demek değildir). Jediler'ın özgürlükçülüğü siyaset bilimciler tarafından bayağı tartışılan bir konu bu arada. Buradaki önemli göstergelerden biri de Luke Skywalker'ın cumhuriyeti tekrar kurduktan sonra Jediler'ın yetkilerini sadece Jedi dini ile ilgili konularla sınırlaması. Jediler'ın bir diğer ayıbının da Anakin'e atarlı ergen muamelesi yapıp karşılarına alıp adam gibi konuşmaması bence ayrıca. Tamam Anakin atarlı ergen biraz sahiden; ama ciddiye alsalar o çocuklar kurtulurdu belki. 


En nihayetinde Senatör Palpatine Darth Sidious, Anakin Skywalker da Darth Vader olduğunda Galaksi Cumhuriyeti de Galaksi İmparatorluğu'na dönüşür. Halkı baskı ve totalitarizmle yönetir. Anakin dark side'a politik olarak Palpatine'in galaksiye düzen getireceğini düşündüğü için geçer. Düzen demokrasiden önce gelir onun için o koşullarda. Fransız İhtilali sonrası insanların kaotik ortamdan yılmasının Louis Bonaparte'ın imparatorluğuna çanak tutması gibi yani. Günümüz dünyasının siyasetine dair pek çok şey söyleyen Star Wars'u bu günlerde izleyip feyz almakta fayda var.


6 Eylül 2013 Cuma

Yaşamaya Dair veya Duende

Ne çok yaz, ne çok yaz. Çocuklarımızın yıllar sonra sorup da öğrenmek isteyeceği bir yaz geçirdik hep beraber. Geçirmeye de devam ediyoruz aslında. İnsan en çok böyle zamanlarda yaşadığını hissediyor galiba. Hem çok gerçek dışı gibi bir tecrübe, bir yandan da sıcağı sıcağına yaşayıp gerçekliğini hissediyor insan. Uzun bir süredir yaşamaktan yazma itkisi bulmadım herhalde. Tembelliğimi örtbas etmeye de çalışıyorum ama tabii. Ne zamandır duendeye dair bir şeyler karalamak istiyordum aslında, dün aklıma düştü.
Dün Joseph Campbell ve Bill Moyers'in sohbetlerinden derlenen "Mitolojinin Gücü" adlı kitabı bitirdim çünkü (ki çok ilginç bir kitap, hayatı genel anlamıyla ilgilendiren şeyler söylediği için herkesin ilgisini çeker bence). Bunu açıklamadan önce arka arkaya Gezi, duende ve mitolojiden niye bahsettiğimi açıklasam daha iyi ama.
Duende İspanyol kültürüne ait ama aslında evrensel olan, çevirisi olmayan bir kelime. Goethe duendeyi "herkesin hissettiği, filozofların açıklayamadığı esrarengiz güç" olarak tanımlamış. İspanyol kültüründeki yerini gerçek flamenko gösterilerinde dansçının, müzisyenlerin, seyircilerin "ole" diye galeyana geldiği anlarda gözlemlemek olası. Yani bir esrime, "extase" veya vecd halini ifade ettiği söylenebilir. "Extase" kelimesi "ecstasy"nin kökü, antik Yunan tragedyalarının dayandığı yer olan Dionysos şenliklerinde varılan esrime halinde ruhun bedenden çıkarak özgürce dolaşması gibi bir anlamda kullanılıyor. Bu kavram duende'yi anlamak için bir anahtar olabilir. İspanyollar'ın özelinde duende Lorca şiirleri ve oyunları, özellikle Lorca'nın "Duende Kuramı" başlıklı konferansı (YKY'den çıkan, Yıldız Ersoy Canpolat ve Selahattin Özpalabıyıklar tarafından hazırlanan "Federico Garcia Lorca - Profil" adlı kitapta mevcut); Manuel de Falla,  İsaac Albeniz, Cameron de la Isla, Paco de Lucia gibi ustaların flamenkoları; Carlos Saura'nın müzik ve dansa ilişkin filmleri; Tony Gatlif'in müthiş müzikli filmleri gibi eserlerden sezilebilir. Jason Webster'ın Ayrıntı Yayınları'nın Yeraltı Edebiyatı serisinden çıkan "Flamenkonun İzinde" adlı kitabı da oldukça hoş bir biçimde ele alıyordu konuyu.
Duende deyince yaşam enerjisinin kaynağı, gusto, ruh, arayış, tutku, efsun geliyor. Duende içinde olduğu şeyi anlamlı kılar da denebilir bence. Lorca konuyu anlatırken verdiği örneklerde iyi flamenkonun özelliğinin sesle ve teknikle değil duende ile alakalı olduğunu söylüyor. "Flamenkonun İzinde"de ise protagonist bir arayış içinde bir flamenko grubuna katılır, müzik, aşk, seks, uyuşturucu gibi deneyimlerle herkesin kendi duendesi olduğuna, duendenin de sonuçta değil yolda bulunduğuna, yolun kendisi olduğuna kanaat getirir.
İspanyolların duende dediğine Campbell "sonsuz hayat enerjisi" diyor ve hem antik mitlerde hem de modern mitler olan Star Wars gibi filmlerde insanın hikayesinin ele alındığını ve insanın bu enerjinin peşinde olduğunu söylüyor. Bu enerji insana yaşadığını hissettiren enerji. Bu enerji, yani bence duende olmadan yaşanan hayat vasat ve yaşama sevincinden yoksun oluyor. Büyük üzüntüler yaşamaktan koruyor belki bu tercih; ama büyük zevkler ve mutluluklardan da uzak tutuyor. Normal hayat akışında kırılmalar yaratmak aslında yaşamı en çok hissettirenler. Ekstrem sporlar yapmak, uyuşturucu kullanmak gibi eylemler duende üzerinden de okunabilir.
Gezi de bize duendeyi hissettirdi. Tabii ki buna indirgeyecek halim yok, politik altyapıyı paranteze alarak konuşuyorum. O parkta olup o havayı solumak (biber gazı elverdiğince) bize yaşadığımızı, kendimiz için bir şeyler yapabileceğimizi hissettirdi.
Duende hep uç deneyimlerde mi gizli? Bence herkesin kendi arayışı bu. Alkol, seks, aşk gibi esrime araçları bütün insanlık için ortak; ancak bence küçük şeylerde de var duende, hatta olmalı. Sizi çok etkileyen bir kitap, film veya şarkıda, biriyle dolu dolu muhabbet ettiğinizde,  bir seyahatte gördüklerinizde, lezzetli bir yemek yediğinizde, tutkuyla yaptığınız işiniz ya da hobinizde hep var.
Benim arzum duendeyi mümkün mertebe hayatın her alanına yayıp hep yakalamaya çalışmak. Benim payıma da başta Edip Cansever ve Neşet Ertaş olmak üzere bir kısım sanat, Kadıköy, üç katlı vapurun en üst katında gün batımı, muhabbetli şarkılı türkülü rakı sofraları, tiyatro, mutfak keşifleri... gider, gider. Ölümlü yaşamanın nimetleri bunlar. Bunu olur a biri okursa merak ederim, çekinmeden söylesin sonsuz hayat enerjisini...

27 Mart 2013 Çarşamba

Tiyatro - Ne Olursa Olsun Hala Büyü

Dünya Tiyatrolar Günü bugün malum, Göksel Kortay'ın da Dario Fo'nun da bugüne dair yazdığı yazılar dikkatle okunmalı bence de. Lâkin ben bu sabah ayrı bir coşkuyla uyandım, söylemeden edemeyeceğim. Dün gece Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu olarak Ormanlardan Hemen Önceki Gece adlı oyunumuzun prömiyerini yaptık Afife Jale Sahnesi'nde. GSÜTT hep çok yoğun çalışır, çoğu başka şeye zamanınız yeriniz kalmaz; ama bu sene bambaşkaydı. Önce bir deli yönetmen çıkardık aramızdan, daha önce hiç çalışmadığımız bir tarzda bedene ve oyuncuların karakter yaratımına dayalı bir şeyler yapmak istedi. Hepimiz zayıfladık, elimizden geldiği kadar spor yaptık, bedenlerimizle uğraştık. Sonra bir gün okulumuzun o çok sevdiğimiz kısmında provadayken burnumuza bir ince yanık kokusu geldi, 1 saat sonra okulun öbür tarafından o en yaşadığımız köşenin cayır cayır yanışını izledik nutkumuz tutulmuş. Sonrası tırmalamalar, sahne aramalar, her üyenin kendi bağlantılarını seferber etmesi. Birkaç ay göçebe yaşadık, Bahçeşehir, Haliç Üniversiteleri gibi kurumlar bize kapılarını açtı. Afife Jale Sahnesi'nin elinden gelen yardım gece 11-2 arasında birkaç gün prova tahsis etmek oldu. Yaptık o provaları inanamadım ben. 4-5 saat uyuyup sabah derslerimize gittik sonra. Ucundan kıyısından uğraşmış herkes bilir, deli işidir tiyatro, kendini kaptırmayan insan seviyor-muş numarası yapamaz. Bu hep böyle ama bu sene ayrıca zorlayıcıydı benim için, GSÜTT için. Bir noktadan sonra dışardan bakışımızı kaybettik, biz böyle başka bir şeyler deniyoruz ama seyirci ne tepki verecek bilemedik, ürktük. Dün gece prömiyer yaptık nihayet, bambaşka bir enerji vardı sahnede. Sahneden gözünü kırpmadan oyunu takip eden seyircileri görmek, şaşkınlıkla gülmeleri duymak, sevdiklerini farketmek büyük sürpriz oldu. Çok uzun zamandır, belki de hiç bir zaman bu kadar keyif almamıştım sahnede olmaktan. Müthişti seyirciyle o etkileşimi hissetmek. Selama çıktığımızda göz göze geldiğim bazı suratlardaki ifadeleri görünce ağlamaklı oldum mutluluktan. Selam verip içeri girdiğimizde tekrar başlayan alkışı duyunca önce anlam veremedim, biri mi çıktı sahneye, biri bir şey mi yaptı diye. Sonra bir farkettik ki ciddi ciddi tekrar selama çıkalım diye alkışlanıyoruz. Hiç unutamayacağım bir andı sanırım. Oyun bitiminde konuştuğum herkesin ne kadar beğendiğini söylemesine hala inanamıyorum. Bugün pek çok tartışma yapılıyor tabiatıyla tiyatronun günümüzdeki yeriyle ilgili. Bence sahneyle seyirciyi etkileşime sokan, iki taraf arasında gidip gelen o  haz temelinde var, ortadan kalkması da mümkün değil. Bu hala bir büyü, hep de öyle olacak. Seyircisine saygılı, düşünülmüş ve üstünde tarifsiz emek harcanmış güzelim oyunlarını bizimle buluşturan bütün tiyatrocuların, tiyatroya maddi manevi mesai harcayan, sahneye saygılı muhteşem seyircilerin günü kutlu olsun.

Hamiş: Eskaza bizzat tanışmadığım, bir de üstüne tiyatroyla ilgilenen birileri okuyorsa bu yazdıklarımı, ilgilendiyse, Bu cuma (29 Mart) Şişli Blackout Sahnesi'nde 20.30'da, 3 Nisan Ortaköy Afife Jale Sahnesi'nde 19.30'da, 15 Nisan'da yine Afife Jale Sahnesi'nde 20.30'da oynuyoruz. Başka üniversitelerde ve sahnelerde de oynayacağız. Gelip görse, fikir beyan etse pek çok mutlu olurum.

8 Şubat 2013 Cuma

Biz ki kahvaltının mutlulukla ilgisine can-ı gönülden inanırız

Tatil günlerinin baş tacı uzun, kocaman, keyifli kahvaltılar değilse nedir ki? Haftasonuna bağlanırken bir kahvaltı dosyası derleyeyim dedim ben de, yemelerimin bir faydası olur belki. Gittiğim, sevdiğim, kahvaltı severlere tavsiye edeceğim mekanlar bunlar böyle. 
Hamiş: Ben peynir yemediğimden peyniriyle makbul yerler baştan diskalifiye. 

MODA

Kadıköy, Moda civarı ev hissidir, güzelliktir. Moda'da kahvaltının yeri de çok ayrı tabii.

Dodo

Waffle'cı Kemal Usta'nın devamında yer alan Dodo bir çok kahvaltı seçeneğinden işaretlediklerinizle kendi kahvaltı tabağınızı oluşturabilmeniz gibi bir artıya sahip. Yumurta çeşitleri falan bol bol hep herkes kafasına göre bir şey bulur bence. Yanında sınırsız çay ve ekmek servisi de mevcut. Özellikle çok lezzetli bir ürünü yok ama. Fiyatlar da moda standartlarında gayet makul. Haftasonları çok kalabalık olabiliyor, küçük bir yer, sessiz, sakin, huzurlu olamıyorsunuz pek ama büyük arkadaş gruplarıyla güzel güzel oturulabilir.

Moda Van

Arada bir değişiklik olarak otantik bir kahvaltı seçeneği olabilir. Moda Starbucks'ın karşı tarafında yer alıyor. Yeri çok hoş, yeşillikler içinde bir bahçe olması insanı sokaktan soyutluyor. Serpme kahvaltısı oldukça bol, klasik söğüş, bal-kaymak gibi standartlardan ziyade Van'a özgü kahvaltılıklar yer alıyor. Bilhassa bahar aylarında tercih edilebilir. Haftasonları kalabalık olma sıkıntısı elbette burada da mevcut; ama bir kere masa bulduktan sonra uzun uzun mayışabilir, çaya düşüp gazetelerinizi okuyabilirsiniz. Kişi başı 25'e falan geliyordu hatırladığım kadarıyla.

KUZGUNCUK

Ben Kuzguncuk'u çok uzak sanırdım eskiden, halbuki Üsküdar'dan Beylerbeyi tarafına 20-30 dk yürüme mesafesi, otobüsler minibüsler de geçiyor hem. Çok hoş, insana huzur veren bir semt kendisi, İstanbul'da yaşayıp da görmemek çok büyük ayıp. 

Pita

Kuzguncuk Caddesi'nde solunuza bakarak yürüdüğünüzde karşınıza çıkacak. Hamarat kadınların lezzetli yemeklerini sunan bu küçücük yerin hem kahvaltısı, hem zeytinyağlıları hem de tatlıları oldukça hoş. Ben kahvaltıya gittim sadece, diğerlerinde de çok fena gözüm kaldı hep. Klasik kahvaltı seçeneklerinin yanısıra pofidik pidelerle yapılan pitalarıyla ünlü, bunlar da pek hoş ama çok büyük ve doyurucular, ona göre hareket edin derim. Kendi yaptıkları reçelleri de yemeye doyum olmuyor. Fiyatları çok çok uygun.

EMİRGAN

Sütiş

Emirgan Sütiş boğaz kenarındaki yeri ve kalitesiyle diğer şubelerinden çok farklı. Özellikle dışardaki bölümde oturmak çok keyifli. Beni kahvaltının yanında verdikleri çeşit çeşit el yapımı ekmekle tavlıyorlar. Standart kahvaltı ürünleri mevcut, yumurta olarak sucuklu yumurta tarzı ürünleri daha güzel, menemenleri sanırım bol teryağıyla yapıyorlar, bana ağır gelmişti biraz. Börek konusunda da oldukça iddialılar, kıymalı kol böreği bayağı yenesi. Kişi başı 25 gibi bir fiyata geliyor burada kahvaltı.

RUMELİ HİSARI

Nar Cafe

Hisardaki kahvaltıcılar ünlüdür, en çok da Sade Kahve sanırım. Kendini beğenirim Sade Kahve'nin ama kahvaltısının çok da bir özelliği yoktur kanımca. Benim tercihim yanındaki Nar Cafe'den yana. Sevimli atmosferi, Boğaz'da olması gibi artılarının yanısıra kahvaltısı her türlü beğeniyi tatmin edebilir yönde. Menüsünde değişik değişik koocaman kahvaltı tabakları bulunuyor. O kadar büyükleri ki 1 tanesi 2 kişilik boyutunda, ortada büyük bir açlık yoksa böyle de yenesi. Kahvaltı tabakları çeşitli ülkelere ait, Amsterdam olanda bol bol peynir, bir başkasında bol bol şarküteri ürünü var vs. Benim favorim adı Demet İzmir'de olan. Bunların içinde french toast, pancake gibi arada kaçamak yapma kahvaltılıkları da mevcut. 2 kişiye rahat rahat yeten o kahvaltı tabakları 30 gibi bir şeydi yanlış hatırlamıyorsam.

BEBEK

Bebek Kitchnette

Kitchnette'in Bebek'teki yeri en güzeli sanırım. Zaten kahvaltı konusunda da oldukça başarılı. Kahvaltı servislerinde saat sınırının olmayışı da sevdiren bir etken. Ben buraya gitmişken standart kahvaltı yerine sadece haftasonları yaptıkları pancake ve croque madame tarzı ürünlerini tercih ediyorum, bayağı başarılılar şiddetle tavsiye ederim. 

BEŞİKTAŞ

Aslan payını Beşiktaş'a ayırmam ne en sevdiğim ne de en iyi olduğu için; tamamen bir Galatasaray Üniversitesi öğrencisi olarak burada geçirdiğim zamanın çokluğuna dair. Bir de söylemeyi unuturum, hepsinin de fiyatları çok çok iyi. Buranın da kahvaltıcıları benim "kahvaltıcılar sokağı" diye hitap ettiğim çarşıdan çıkışta cart yeşil Yağmur Cafe'yi görüp girdiğiniz ve sağa devam ettiğiniz, veya da Beşiktaş Hamamı'ndan girip sola döndüğünüzde gördüğünüz sokakta toplanmakta. 

Reçel Türevleri

2 sene önce açılıp kahvaltıcıların gözbebeği olan bu mekan küçücük, özelliği Türev'in annesinin Adana'dan yapıp gönderdiği muhteşem reçeller. Mevsimine göre bulunuyor, akla hayale gelmeyen şeylerin reçeli var. Aşağı yukarı hepsini tattım sanırım: elma, havuç ve karaduta özellikle dikkat. İlk açıldığında bilinmedik, çok tatlı bir yerdi. Pek kimse olmuyordu, uzun oturduğumuzda mis gibi fırından çıkmış kek ve kurabiye bile ikram ediliyordu. Sonraları pek popüler oldu, yer bulunamaz oldu, servis biraz bozdu. Bu senenin başından beri gitmedim ben de ama yine de şöyle güzel güzel keyifle oturup yemek yenecek yer açısından çok çorak olan Beşiktaş'ta bir vaha gibi. Menemenleri de güzel, omletleri çok başarılı değil. Reçellerini kreple de yiyiyebiliyorsunuz, güzel oluyor.

Çakmak Kahvaltı Salonu

Beşiktaş'ta dört şubesi falan var, adıyla müsemma, tam bir kahvaltı salonu. Oturmak falan keyifli değil ama kahvaltısı çok başarılı. Kaşarlı menemeni dillere destan, ben yemiyorum tabii ama tulum peyniri de çok seviliyor, sevenlerin yalancısıyım. Havanın güzel olduğu haftasonu günlerinde aşırı yoğun, kapısında kuyruk oluyor, haftaiçi daha rahat.

Pişi

Cart yeşil Yağmur Cafe'den sağa dönünce hemen sağda kalıyor, Reçel Türevleri'yle birlikte Beşiktaş'ın hem içinde oturmak isteyebileceğiniz hem de tatma duyunuzun  tatmin olacağı iki mekanından biri sanırım. Pişi hamur kızartması oluyor, tatlısıyla tuzlusuyla çeşit çeşit mevcut. Ben o kadar da yemeyeyim diye pişi yemiyorum genelde, diğer kahvaltıkları da yeniyor. Bir de burger konusunda bayağı iddialılar, beğendilisinden yemiştim ben bir kere, çok güzeldi. Yanında da hazır değil ev yapımı anneanne evi patatesi getirmeleri de tavlayıcı bir hareket. Mekanın kendisinin tatlılığını ve Wristcutters a Love Story'de Gogol Bordello'nun solistinin oynadığı karaktere çok benzeyen garsonu da söylemeden geçmeyeyim.



3 Şubat 2013 Pazar

Largo Desolato

2 yıldır methini duyup da gidemediğim Ekip Tiyatrosu'nun Largo Desolato'suna en sonunda gitme fırsatı buldum. Çok fazla övgüsünü duyduğumuz için belki, umduğumu bulamadım. Vaclav Havel Türkçe'de de yayınlanan kısa oyunları, Bildirim, Şeytan Çelmesi, Largo Desolato gibi oyunlarını okuyup çok sevdiğim bir yazar. Oyun okumayı, kara komediyi ve kafkaesk üslubu seven herkese de tavsiye ederim. Ekip Tiyatrosu göstermeci dekoruyla, oyuncuları ve seyircileri konumlandırışıyla interaktif ve açık biçim bir yorum seçmiş. Başta bunun Havel'in kafkaesk üslubuna hizmet ettiğini düşünsem de zaten küçük bir salon olan SahneHâl'de sürekli pata pata koşturulması, her oyuncunun sürekli bağırarak oynaması, sahnede de sürekli sert ve gürültülü dekor kullanımları izlemek 2 saati aşan bir oyun olması nedeniyle bir yerden sonra yordu. Kostüm ve makyajlar estetikti ve yine oyunun amacına hizmet ediyordu, oyunun başta bu kadar ilgi çekmesine neden olan da bu faktörlerdi sanırım. Oyuna kattığı artılara rağmen böyle bir metinle çalışıldığında ilk akla gelen reji fikrinin groteskvari makyaj ve Havel'in anlattığı distopik devlet bürokrasilerine ithafen siyah pantolon beyaz gömlek olduğunun bilincinde olmakta fayda var diye düşünüyorum. Aksesuar olarak kullanılan rozetler ise iyi düşünülmüş birer ayrıntı. Oyunla ilgili sıkıntı yaratan bir diğer mevzu da diyalogların akmayışıydı. Replik alış verişleri arasında çok fazla gereksiz es olması da oyunun takibini zorlaştırıyor, bir yerden sonra sıkıyor seyirciyi. Belki de oyunu 3 yıldır oynuyor olmalarına vermek gerek. Sonda söylenmesi gerekenleri başta söylemişim, oyunun konusuna gelecek olursak Largo Desolato distopik bir ülkede "aydın" olan Leopold'ün hem devletten hem de etrafından gördüğü baskıyı ve bunun yarattığı paranoyayı, eylemsizliği ve korkuları anlatır. Oyunun aynı zamanda yönetmeni de olan Cem Uslu (Leopold) ve Duygu Yetiş (Marketa)'in performansları diğer oyuncular arasında öne çıkıyor, ikisinin sahnesi oyunu bazı yorucu ve kakafonik sahnelerden sonra ayağa kaldırıyor. DT ve ŞT'nin klasik sahneleme tekniklerine alışmış ve farklı bir reji görmek isteyen, interaktif oyunları seven seyircilere tavsiye edilebilir. SahneHâl'e ilk defa gittim ben, yeri gayet kolay; Şişli metro ve otobüs duraklarına çok yakın, Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün hemen bitişiği. Bu arada karşısındaki Aşgana Gözleme'nin yoğurtlu gözlemelerinden tatmanızı ve gözlemecide caz çalmasına şaşırarak keyiflenmeyi tavsiye ederim. Her çarşama 20.00'de sanırım, öğrenci bileti 20 lira. Biz 4 kişi gittik oyuna; birimiz nefret etti, birimiz itici buldu, birimiz oldukça beğendi sanırım. Ben metni daha önce okuduğum, hatta Marketa-Leopold diyaloğunu Marketa olarak oynadığım için daha kolay takip edebildim, Ekip'in reji eklemelerini gözlemleyebildim, daha keyifli oldu. Can Yayınları'ndan çıkmıştı oyun, bulunabilir, okunabilir. 

26 Eylül 2012 Çarşamba

Kalktı Göç Eyledi...

Dün sabah kahvaltı hazırlarken televizyonu açınca içime bir düğüm oturdu ki... Almaktan çok korktuğum bir haber; Usta Hakk'a yürümüş... En sevdiğim herhangi bir şeyi soran sorulara kilitlenirim, 1 tane en'i seçip söyleyemem. Lâkin en sevdiğim müzisyen sorulunca aklıma ilk hücum eden isimlerden biriydi Neşet Ertaş. Çok istedim İstanbul'da tekrar konser versin, canlı dinleyeyim, alkışlayayım. Olmadı. Döne döne muazzam 2001 Harbiye Açıkhava konseri dinlenecek. "Afedersiniz ayıp olmazsa ceketimi çıkarabilir miyim" dediğinde gözler dolacak. Abdallığın verdiği ve yüksek ihtimalle son örneklerinden olduğu o Anadolu dervişi tavrı, kendine has hümanizmi ve tasavvuf anlayışı, mütevaziliği, kendine has notalara kaydedilemeyen uzun saplı bağlaması, yürek yakan çalma tarzı, haykırdığı bozlaklar kaldı bizde...
Dün gece Haşim Akman'ın "Gönül Dağı'nda bir Garip" söyleşisine gitti elim. "Leyla" geçer ya türkülerinde, Yazımı Kışa Çevirdin de eski eşi Leyla Hanım'a yazdı diye bilinir -ben de öyle biliyordum- kitaptan öğrendim ki Leyla'yı aşık olunan kadın anlamında kullanıyormuş. Leyla Hanım'la evlendiğinde başkasını seviyormuş, ona aşık olmadan evlendiği için de çok pişman olmuş, bu yüzden Hata Benim'i yazmış. "Aşık" diye tanımlıyor kendini: "Ben hep aşıktım" diyor. Düsturu hep Mecnunluk.
Rakı masasında her Ahirim Sensin söyleyişimde ruhu şâd olsun, selam olsun Neşet Ertaş'a. O cenneti de cehennemi de bu dünyada yaşayıp gitmiş Yalan Dünya'dan, biz gönül dağında Garip'siz kaldık, hepimiz bir parça garip'iz bundan gayrı...



21 Eylül 2012 Cuma

Nar'dan Ayna

 Bu yazının konusu başka olacaktı aslında. Bu akşam izlediğim filmin prizmasında kırıldı lâkin. Aklımda dünya gözüyle görebildiğim, o efsanevi sesini duyabildiğim Leonard Cohen, eşzamanlı olarak da hastası olduğumuz Bülent Somay'ın hastası olunası kitabı "Şarkı Okuma Kitabı - Ses ve Sözle Denemeler"indeki Cohen şarkıları denemeleri. Bunlarla ilgili kafamı toplamadan önce ise Ümit Ünal'ın Nar'ını izledim az önce. Çok da beğendim. Bu yukardakilerle alakası ise Somay'ın kitaptaki "Suzanne' in Aynası" denemesinden mütevellit.
 
Öncelikle Suzanne, öncelikle Cohen. Cohen'i sevmek için şarkılarını gerçekten dinlemek, hissetmek gerek. Başka bir işle ilgilenirken arkada fon müziği değildir Cohen. Dinlerken insanı başka yerlere, kendinden içeri kendine götürür, getirir. Sözlerini dinlemek, anlamak gerekir. Aksi taktirde bütün şarkıları birbirine benzeyen mıymıy bir adam olarak değerlendirilmesi işten değildir. Somay'ın dediği gibi; ses ve sözün birliğidir Cohen. Aslında çok iyi bir şair - hatta yazardır. "En Sevilen Oyun" ve bilhassa "Görkemli Kaybedenler" romanlarında fevkalade görülür bu. Her şarkısı aslında şiirdir; şarkı sözü önemlidir. Birkaç kez dinledikten sonra kendini açar, bağımlılık yapar şarkıları. Bu bağ kurulduğunda ise özel (en az bir) şarkınız olur. Şahsım için (pek çok diğer insan için de sanıyorum) bu şarkı Famous Blue Raincoat'tur. 

 Bu yazıyla asıl bağlantılı şarkısı ise Suzanne. İlk "özel" şarkısı denebilir belki. Bülent Somay'ın kitabı da "Suzanne'in Aynası" adlı denemesiyle açılıyor. 

"...there are heroes in the seaweed, there are children in the morning
They are leaning out for love, they will lean that way forever
While Suzanne holds the mirror."  

 Bu dizelerden yola çıkmış Somay. Söz konusu aynayı insanların birbirine tuttuğu ayna; insanların birbirinin aynası olması gerekliliği şeklinde yorumlamış. Burdan sonrası dinleyenin/okuyanın kendine kalmış. O aynayı aşkla karıştırıyor insan bazen. Karşısındakinin yansıttığı aynada gördüğü kendine aşık oluyor. Karşısındakinin yarattığı aynadaki-kendisini. Bazen beklenmediği anda yüzüne tutuluyor ayna. Bir dizeyle, bir şarkıyla, bir şakayla, bir filmle, bir öfke patlamasıyla. 

 Nar'a gelince; insanı düşünmeye sevkeden (ah bir de o didaktik tirad olmasa, o güzel örtüklük bozulmasa) bir film. Bana Ayna'yı düşündürttü. Karakterlerin hepsinin birbirine tuttukları aynaları, tabii bir de filmin bütününün seyirciye tuttuğu ayna. Tutmak gereksiz bir fiil aslında; karakterlerin hepsi birbirinin aynası. Film de tabii kendi suretimiz. Bu ayna işlevini Asuman görüyor en çok. Kimseyi suçlamıyor, görüyor ama ne gördüğüne bir anlam veremiyor. Onun aynasında bütün karakterler kendileriyle karşılaşıyor. Yalanlar har gibi saçılıyor ortalığa. Birbirlerine değil kendilerine söyledikleri yalanlar. Bilip de görmek istemedikleri, unutmak istedikler, örtbas ettikleri yalanlar. Bu bir iyilik-kötülük meselesi gibi verilmiyor ama; ben en çok onu sevdim belki. Kimse için iyi ya da kötü diyemiyoruz. Bunu biraz da iyice göze sokmuş Ümit Ünal finalde Asuman ve Deniz karakterlerinin yerini değiştirerek. Aynı şeyi sen de yapabilirsin. Onlar da seni seyredebilirler. Empati lazım,aynı durumda olduğunda seninle empati kurulmamasının ne demek olduğunu bilmen lazım. Aynayı kimin gösterdiği, kimin ayna olduğundan çok senin bu aynalı mise-en-abîme durumuna nasıl baktığın önemli. Kendin ne kadar ayna olabildiğin. Kendini aynalarda gör diye empati yapmak lazım belki. "Sen"ler "ben" çünkü. 

17 Eylül 2012 Pazartesi

Sonbaharın en Güzide Alameti: Filmekimi

Efendim aylardan Eylül oldu malum, kahvede soğuktan sıcağa dönüş, ince hırka, boyna şal zamanı. Eylül geldi diyorum da Ekim'e devriliyor bile. Filmekimi programını yapmak zamanıdır. Filmekimi sonbaharla kış arası yumuşak geçiştir, sessizliktir, yağmurda filme yetişmeye çalışmaktır. İstanbul Film Festivali bolahenk bir cümbüşse Filmekimi onun daha minimal, daha ağırbaşlısıdır. Kahverengidir, sonbahar mahmurluğudur, benim gibi bir insan için çeşit çeşit bitki çayıdır.
Bu seneki Filmekimi programı bilhassa çok iyi duruyor. Bir sürü iyi yönetmenin aynı anda film çekesi tutmuş. Anın ve festivalin ruhuna uygun şarkılar eşliğinde programımı takdimimdir:



Önce Olmazsa Olmazlar (şu halde yönetmeninden mütevellitler): 

1. Ben ve Sen / Bertolucci
2. Biz ve Ben / Michel Gondry
3. Acı / Kim-Ki Duk
4. Aşk / Haneke
5. Sevmek Gibi / Abbas Kiarostami
6. Meleklerin Payı / Ken Loach







Bunlar da Görülesi:

1. Kayıp Çocukluk - Arjantin diktası. Natalia Oreiro'nun oynaması biraz komik tabii Vahşi Güzel belleğini zehirlemişler için.

2. Havana'da 7 Gün - Bu sefer yönetmenlerden Benicio del Toro oyunculardan Emir Kusturica

3. Hayalimdeki Aşk - Kusursuz eşi yaratma ilginç bir çıkış noktası olsa gerek. Little Miss Sunshine'ın yönetmeninden.

4. Tetikçiler - Bruce Willis, Joseph-Gordon Levitt, Emily Blunt'lı oyuncu kadrosu, zamanda yolculuk, Matrix'vari.

5. No - Pinochet Darbesi'ne ilişkin, cağnım Gael Garcia Bernal de oynayınca...

6. Baştan Al - Hoş, 80ler'e dönüşlü.

7. Başka bir Kadın - Hafıza kaybı üzerinden bir şeylere ilginç bakış-mış gibi. Juliette Binoche ve Mathieu Kassovitz varım dedirtiyor.

Film araları, önceleri sonraları da J'adore'da sıcak çikolatalı sohbetler, Mephisto'nun kafesinde kitap okumalar, Ara Kafe ve Mihrimah Sultan'da yemeklerle geçesi.

Bu sonbahardan kışa uzanırken okumadığım Türk yazarları, bilhassa öykücüleri okuyasım var. Kendime alınacak kitap notları:


  • Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk
  • Leylâ Erbil - Gecede veya Cüce
  • Bilge Karasu - Ne Kitapsız Ne Kedisiz
Bu liste daha uzar, sonrası Filmekimi'nden sonraya kalsın. 21 Eylül'de Sahaf Festivali başlıyordu yanlış hatırlamıyorsam, önüme çıkacak güzel sürprizlere açığım. 








24 Temmuz 2012 Salı

İncelikli Hüzün

Sahiden adıyla müsemma, sonbaharda izlenesi bir filmmiş "Sonbahar". Ben bu yaz günü izledim, hala da gözümün önünde Hemşin manzaraları, Karadeniz'in gri pusu, kulağımda Ayşenur Kolivar'ın feryadı Da İm Yusuf Orti. Filmi başka herhangi bir Türk filmine referans vererek veya benzeterek anlatmaya çalışmak büyük haksızlık olur. Bence ortaya çıkan çok özgün bir iş çünkü. Tıpkı film boyunca izlediğimiz Karadeniz manzaraları, az konuşup çok şey söyleyen Karadeniz Kadınları gibi bir film. Çok konuşkan değil; mesaj verme kaygısından, büyük laflar etmekten kaçınmış. Sustuğu kadar da çok şey söylüyor ama; yenilir yutulur şeyler de değil söyledikleri. Yusuf'un sessizliği insanın boğazına yerleşiyor. Çağan Irmak filmleri hüngür şakır ağlamaksa Sonbahar ağlayamamak. Boğazında anlatamadığın, ağlayamadığın bir yumru. Uzun uzadıya anlatmak filmin zarafetine, eylemlerin en büyüğü olan eylemsizliğine ihanet gibi geldiğinden çok fazla yazıp çizmek istemiyorum. Ben konuşmayayım. Çok sevdiğim Ayşenur Kolivar dağlayarak yıkasın içinizi...






23 Temmuz 2012 Pazartesi

Modernizmin Postu Trans

"...Bu bir form; bizim bütün sanat ve kültür alemine yayılmış trans-seksüellik, travestilik formumuz. Fikrin, sanatın içi boş göstergelerinin boydan boya kat ettiği sanat, kendi tarzında trans-seksüeldir."
  
-Jean Baudrillard , Sanat Komplosu'ndan

Bu alıntıyı çağrıştıran şey geçen gün gördüğüm bir video. İçinde yaşadığımız popüler kültür paradigmasının trans niteliğini çok net gösteren. Olay aslında elde edilen gelirle yardım yapılmasıyla olumlu bir niteliğe bürünen "Benzemez Kimse Sana" adlı yarışma programında geçiyor. Uğur Arslan adlı, Müge Anlı ile sabah programı yapan yarışmacının o hafta taklidini yapacağı ünlü Ahmet Kaya. Ahmet Kaya'yı badem gözlü mertebesine yükseltmişliğim, ilahlaştırmışlığım yoktur. İlişkim rakı sofrasında toplu şarkı söylenirken bazı şarkıları söylenince eşlik etmekten ibarettir. Dolayısıyla bu taklidi görmenin bende yarattığı tepki duygusal bir rererö olmadı; ama duruma bakınca bir garabet var. Adam sahneye çıktığında, arkada Ahmet Kaya fotoğrafları döndüğünde seyircide büyük alkış kopuyor. Bu ikiyüzlülük insanların vicdanını temize çekme çabası olsa gerek. Şu ara moda olan 12 Eylül'le, 28 Şubat'la hesaplaşma durumlarının da bir nevi günah çıkarma olması gibi. O dönem "komünizm geliyormuş tehlikeli bu anarşikler" diyenlerin bugün timsah gözyaşları dökmesinin samimiyetsizliği gibi. 10 yıl önce "Ahmet Kaya bölücüdür, Kürtçe diye bir dil yoktur kart kurt'tan gelmiş o" diyenleri aynı insanlar alkışlıyordu. İşin garibi söz konusu olan bir değişim de değil aslında. O alkışlayan adamlar programdan bir saat sonra Facebook'ta şovenist nitelikte milliyetçi paylaşımlarda bulunuyor, şehit haberlerinde ağzı köpürerek bütün Kürtler'in terörist olduğunu iddia ediyor. Yıllar önce ŞT'nin Keşanlı Ali Destanı'nı izlerken böyle bir fikre kapılmıştım. Haldun Taner'in Aziz Nesin'vari mevcut düzeni eleştiren sosyal mesajlarında alkıştan yıkılan salon iki dakika sonra her şey vatan için diye sahneye çıkan askerlerle birlikte de yıkıldı. Lakin bütün bunlar işin siyasi tarafı. Sosyokültürel boyutunu ele aldığımızda da durumun "trans" karakterini görüyoruz. Adamın kendi sansürlenmiş, vatan haini ilan edilmişken taklidine böyle bir prim verilmesi, ölümünü isteyenler tarafından öldükten sonra badem gözlü ilan edilmesi "translık" göstergesi değil de nedir? Baudrillard'ın kastı elbette ki bu değil, ama böyle çarpık bir zihniyetin sonucu / belki de nedeni. 


22 Haziran 2012 Cuma

Derdest

İlk önce bir anda oldu sandım.
Toz kokulu dekorlar arasında kendime yukardan bakışımın feryat-ı figânı;
Apansız olmazsa olmaz bazı şeyler.
Ben mi kendime apansız gelmiştim, birden bire kendimi mi terk etmiştim?
Dışardan mı geliyordu cehennemim, ben mi çağırmıştım onu hiç bilemedim.
Seçilmekle seçmek arasındaki çizgi bir insanı delirtebilirmiş.
Muğlaklık bazen gerçeğin metal sertliğinden kaçmak için sığınılan bir limanmış.
-Dedi yukardan bakan Ben.
Aşağıdaki ben çarpıkça gülümsedi: "Bedenle ruh birbirlerinden ayrı aşık olabilir."
İçerdeki Ben "Yalanlara mantık inanır ama sezgi inanmaz" derken
Ben rüya görmenin yarı-bilincinde,
Kimbilir kaçıncı kez kendimi seyrederken
Bütün nafileliğiyle
"Yapma" dedim kendime
Kendim kendime kör, sağır.
Kendi sesimi hiç bir Ben duymadım.
Üst-kurdum , hiç bir Ben hak iddia etmesin.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

En yakınınızdaki kitabın yarası?

İnternette "en yakınınızdaki kitabın ... sayfasının ... cümlesi" dolaşmaya başlamış yine. Gördüm de elim masamda finallerin biriktirdiği hukuk kitaplarını geçti, 1 haftadır içimi kanatan Murathan Mungan'ın çeşitli yazarların öykülerinden derlediği "Bir Dersim Hikayesi"ne gitti.
 Şu yakın zamanlarda ikisi de yeni çıkan, kanla kurulu bir estetiğe sahip iki kitap okudum, meraklılarından henüz haberdar olmayan varsa demiş de olayım;
ilki yukarda adı geçen resmi tarih yazımına edebî bir karşı duruş. Şu ara pek revaçta 12 Eylül ve 28 Şubat'tan sonra Dersim'le de "yüzleşme"; ama çok şükür bu kitap bunun üzerine eğilip zamanın ruhundan nemalanmaya çalışan sübjektif bir tarih yazımı değil. Onun yerine yaşananları insani -edebi kaliteden hiç ödün vermeden- bir şekilde ele alan, bana samimi gelen bir derleme. Öyküler güzel, amennâ ama uyarmak gerek; okuyunca bitmiyor, her sayfa oyuyor içinizi. Şiddet bazen bağırıyor, boğuyor, göz bebeklerinizi büyütüyor, bazen ise arka planda ince ince kanıyor, boğazınıza okuduktan sonra da geçmeyen bir yumru oturtuyor. Bunu çoğunlukla vahşeti yazarının içselleştirdiği haliyle anlatarak yapıyor. Propaganda yapmıyor, manipülasyon için yazılmış gibi durmuyor. "Kendisi farkında olsun ya da olmasın, bu ülkede herkesin bir Dersim hikayesi vardır." diyor Murathan Mungan. Hepimizin bu ayıbın içinde yaşadığını yüzümüze vurarak. Hatta incelikli bir şekilde okuyanın Dersim hikayesini oluşturuyor belki. Benim hikayem nedir acaba? diye düşünüyorum. Ne zaman oluştu? 2 yıl boyunca sadece Kürt olduğu için hukuka aykırı bir şekilde tutuklu kalan okul arkadaşım için yürürken mi? İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in "Uludere'de ölenler PKK figüranıdır, öldürülmeseler zaten kaçakçılıktan yargılanacaklardı. Özür dilemeye gerek yok" dediğini duyduğumda mı?


20 Mayıs 2012 Pazar

Öteki-leş-tiremediklerimizdenmisiniz?

Onulmaz işler güzelim dilde bu yâre...
Feryat-ı-figân etmek istiyorum Stepan olur mu?
Pekâlâ: birileri 1 Mayıs'ta mağazaların, bankaların camını çerçevesini indirmekten içerde şu an. İnsanları bu yüzden Metris'e koyuyorsak 6-7 Eylül'de İstanbul'un bütün Gayrimüslimler'ini maddi-manevi terörize eden vandalları ne yapmalıyız?
Türbanla kamusal alana giremeyenin özgürlüğü kısıtlanıyorsa Poşu takmaktan 11 yıl hapse mahkum olanın nesi kısıtlanmış olur? 
Eşcinsellere hasta diyorsak Hüseyin Üzmez'e ne demeliyiz misal?

Ve çocukların gözleri korkunç Allah'ım sütten zehirlenirken, cezaevinde tecavüze uğrayıp kaderlerine terk edilirken, defalarca kocaman adamlarca tecavüz edilip psikolojisinin bozulmadığına karar verilirken...


2 Mayıs 2012 Çarşamba

Sesler yürür imiş

"İyi bir gün başlar. Dünyadayız artık. Dünya!
Şu tatlı pencereniz. Sizin. Bunu anlamayacak ne var? Pencere
Tanıklık ediyor işte. Kendine. Gün mavisi bir şey. Tanıklık 
 ediyor

Pek açık değil. Değil de... Size. Tanıklık ediyor bir de
Bunu evrenin sonsuzluğu diye yanıtlar varlığı olmıyan bir söz 
Yok canım kimsenin bir şey dediği yok, söylenmiş bazı
 sözler yaşıyor, o kadar"

                                      -Edip Cansever, Nerede Antigone'den



Nefes aldıran güzel proje, yaşasın etiketlere sığmayan müzik, ille de bir şey denecekse deneysel müzik




19 Mart 2012 Pazartesi

Boyanmavaktiyeşilesahiden





Bahar bu sefer sağ gösterip sol vurma olur mu? Temelli kal. Limonata kıvamı hava, çiçek açan ağaçlar. Bu baharı boğazda, Moda'da, Kuzguncuk'ta geçirmek dileğiyle... Baharda mutlu olunur ölü toprağı atılır. Bunlar da bana baharın çağrıştırdıkları, nam-ı diğer mutlu şarkılardan bir kuple.

İlk sırada baharın şarkısı: Karanfil - Yeni Türkü



Van Gogh - Almond Blossom

Nisan'da İstanbul'da erguvan turu yapılır


18 Mart 2012 Pazar

"So told the raven; nevermore"


O renkli çiçeklerine heves ediyordu ormanın ama aslında Kuzgun görünüşünün altında ormanın perisiydi. Yaşam enerjisini ondan alıyordu orman. Belki bu yüzdendi kendi halsizliği. Ormandan uzaklaştığında daha da kararıyordu - ta içinden geliyordu karanlık hem de. Halbuki ormanındayken bütün renkler onun siyah prizmasından geçiyor - bütün renkler o oluyordu. Ona sorsanız kendi rengi olsun isterdi, cafcaflı hem de. Çiçeklerinki gibi yani; kırmızı, mavi, mor ne olursa olsun. Renkli çiçeklerdi güzel olan kendine göre çünkü. Kendisi ise siyaha mahkum edilmişti fikrince; Kuzgunî siyaha. Halbuki çiçeklerin o parlak renkliliği ancak yerdeki örtünün yeknesaklığını sağlıyordu. Artık öncesini hatırlayamıyordu ama o ormanın perisiydi işte, evvel zaman önce bir büyü yapılmıştı ona; ormanı yakmak isteyenler tarafından. Hem de onu çok seven ağaçların yardımıyla. Ağaçlar o orman perisini o kadar çok seviyorlardı ki marazî olmuştu sevgileri; sevdiklerine zarar verir cinsten. Onu korumak için Kuzgun'a dönüştürülmesine izin vermişlerdi. Bilmiyorlardı ki peri ormanın renkleriyle varoluyor, Kuzgun olmaya mahkum edilmek ona bu kadar acı çektirecek... Kuzgun bu büyüyü düzeltecek büyücüyü bekliyordu için için. Ama Kuzgun da kuştur; Simurg familyasından. Beklediği büyücü kendinden başkası değildi, çünkü oydu o ormanın perisi. Periliği unutturulup Kuzgun'a dönüştürülmüştü sadece. Hatırlaması gereken şuydu sadece: Kuzgun renkleri elinden alındığından siyah değildir; bütün renkleri içinde barındırdığından siyahtır.

16 Mart 2012 Cuma

Nisan Gelinlikli Erik Ağaçlarıyla Film Festivali Ayıdır

Lisede ne güzeldi Nisan. Hava limonata gibi bahar havası, ya Kadıköy'de ya Taksim'desindir bütün gün. Filmlere girip çıkar, arkadaşlarına denk gelirsin. Bazen bütün gün yalnızsındır. Film aralarında dolaşırsın tek başına, mağazalara bakar, kitapçı gezersin. Ya da kitabı alıp oturursun bir yerde dinlenirsin. Ders bile çalışırsın. Festivali daha da rahat yaşayacağım sanırdım üniversitede ama Nisan artık bunların yanı sıra oyun gösterimi ve turne ayı oldu benim için. Ve bittabii vizelerin ayı. Bu sene bir de festivalin tam bazı güzel elli adamlarla vuslata denk gelmesi filmlere gitmemi imkansız kılacak sanırım. Ama olsun yakalayabildiğim kadar, atmosferi yeter hem, ben gidemesem de sinema seven herkes gitsin candır festival.
Görmek nasip olur mu bilinmez ama benim gözüme kestirdiklerim bunlar:

Önce 2. dereceli seçimden geçenler = gitmeyi zorlayacaklarım:

Uluslararası Yarışma:

Kabuktaki Çatlaklar: Konusu benim için çok görülesi

Sinemada İnsan Hakları:


*Son yıllarda hızla yayılan insan hakları ihlallerine tepki olarak insan haklarının uluslararası konjonktürde oldukça ön plana çıkması. Festivallerde de kendini gösteriyor haliyle. Keşke hepsini görebilsem, belki de ilerde çalışmak isteyeceğim alan...

Crulic - Öteki Tarafa Yolculuk: Bir animasyon ki hukuksuz tutuklamaları anlatan. 2012 Türkiyesi' nde yaşayan herkesin gözünü çarpmalı.

Uyuyan Ses: Faşizm tarihinde en çok ilgimi cezbeden coğrafya Franco İspanyası'nın kadınlar yönünden ele alınması. Görmem lazım.

Akbank Galaları:

Azrail'i Beklerken: Persepolis'le tatlı tatlı yüreğimizi dağlayan Marjane Satrapi'nin hafif gerçeküstü yeni filmi. Yaşasın Ortadoğu'nun harika kadınları, başta Marjane Satrapi ve Nadine Lebaki. Cağnım kadın söyleşi de yapacakmış hem. Ne güzel olur gitsem.

Trishna: Kaybolan Masumiyet'in çağdaş Hint uyarlaması. Gelenekle aşk arasında kalmak? Keşke bu kadar evrensel bir sorun olmasa.

Yıllara Meydan Okuyanlar:

Aşkın Karanlık Yüzü: İnsanoğlunun aşkı, arzusu, tutkusu vallahi çok karmaşık. Bunu zekice inceleyen filmler her daim ilgimi çekecek.

Öfkeliler: Politize olmuş isyan eden Avrupa üzerine. Uygarlığının altında ezilen Avrupa. Kibrinden gerçeğini göremeyen Avrupa.

Karanlıkta Kalanlar: Klişe konuyu yaratıcı perspektifle ele alan film - gibi görünen

Faust: 19.yy da geçiyor bu seferki ve sağlam alt-metinli duruyor. En çok görmek istediklerimden.

Dünya Festivallerinden:

Unutulan Topraklar: Çernobil'e ilişkin 2. film olabilir !f'te gösterilen Sıradan bir Cumartesi'den sonra.

Gökyüzünde Bir Ayna: Katmandu'ya bakmak içün

Masumiyet: Suç ve cezayla ilişkimiz. Onulmaz işler güzelim dilde bu yâre.

Kopma: Yine çok gitmek istenilenlerden, aşırı klişe bir konuyu farklı ele aldığı tahmin edilenlerden.

Bakan: Siyasi kavramlar, günümüzün bunalımı kavramlar. Lakin o fotoğraftaki çıplak kadınla timsah ne ola ki?

Çingene: Yıldızlı filmlerimden - büyülü gerçekçilik dendi mi şapşal gülümseyerek heyecanlanıyorum. Bebeğim Marquez. Alt kültür, toplumsal kimlik, modern toplum trajedisi.

Kadınlar: Fahişeliğin ahlakîliği ve Juliette Binoche. Bence iyi kombinasyon.

11 Yaşındayım: Mao ve Kültür Devrimi.

Genç Ustalar:

Güzellik: Aşk ve güzellik, iki yüzlü muhafazakarlık.

NTV Belgesel Kuşağı:

Marina Abramoviç Sanatçı Aramızda: İlginçli.

Arirang: Kim Ki Duk'un kendini deşmesi, özeleştirisi, katharsisi. Ben hiç Kim Ki Duk filmi izlemedim ama sevenleri için bulunmaz nimet olabilir, benim gibi bir yönetmenin bu şekilde kendine yönelişini merak edenler için de.

Antidepresan: 

Aşk Perisi: Çok hoş ve ilginç duruyor, yine yıldızlı. 3 sene önce yönetmenin Rumba'sına biletim vardı da yakmıştım. O da çok tatlı duruyordu DVDcilerde görüyorum şimdi.

Aile İçinde:

Çözülme: Yıldızı Fransız banliyölerindeki Müslüman radikal dincileri sosyolojik olarak incelemesinden ötürü.

Canlandırma Sineması:

*Güzel adamın sevdiği türdür bilhassa, ben çok haşır neşir değilimdir ama ne güzel görünüyor bunlar, çok da hoş olur beraber gitsek.

Mutluluğa Boya Beni: Tabloda çizilen hayatın canlanması. Çok sevimli duruyor.

Tepedeki Ev: Anime sevmeyen biri olarak şaşırtıcı şekilde güzel olabileceğini düşündüm. Miyazaki'nin oğlu yapmış.

Gece Masalları: Altı ayrı evrende sinemadakilerin canlanması yaratıcı değil de nedir...

Yunanistan'da Neler Oluyor:

Alpler: Çünkü konusu ilginç ve lisede oynadığımız Alejandro de Casona oyunu Ağaçlar Ayakta Ölür'ünküne benziyor.

Devrimin Filmini Çekmek: 

*Politizeleşiyoruzmuntazaman. Festivaller dahil. Afrika hariç değil. Yine de şahlanıyor aman.

Bir Erkeğin Gölgesinde: Politik filmlerin en başarılı ve kör gözüm parmağına olmayanları kadınlar tarafından çekilenler.

Leyla ile Kurtlar: 84'te çekilmiş fakat bu yıl desen yerim. Yine kadınlar - hem de kollektif bellek ve resmî tarih yazımı üzerine.


Daha bir dolu içimin gittiği ama zaman uyuşmamasından gidemediğim film var ama bu seneki festival de çok güzel duruyor. Türk filmleri ve belgeselleri çok güzel mesela ama sonradan izleyebilme imkanım var diye gitmiyorum. Ayrıca Moulin Rouge, The Wall gibi filmleri (yeniden) sinemada seyredebilmek de çok güzel bir fırsat. Asya filmlerine yeni ısınıyorum fakat festivalde Aya Dövüş Sanatları bölümünde gösterilen filmlerin çoğuna tapıyorum, izlemiş olmama rağmen sinemada bir daha izleyip estetik orgazm yaşamak isterdim ama heyhat...


Bu da bu yazının şarkısı olsun festival ruhlu

10 Mart 2012 Cumartesi

Tarla Kuşuydu Juliet: Yersiz Hayalkırıklığı

Halbüse ne de memnun oldum bilet bulunca, üşenmedim Kağıthane'ye gittim Üsküdar'dan hem de, oyuna yetişeceğim diye de ne stres yaptım... Muradıma erdim fakat ermez olaydım desem yeri. ŞT'nin Tarla Kuşuydu Juliet'inden bahsediyorum. Engin Alkan çocukken 7 Numara'da tanıyıp sevdiğimden beri bir güzel adamdı gözümde. Oyunculuğunu, yönetmenliğini izledim tonton buldum hep. Lâkin hep yönetip hem oynadığı bu oyunda kendisine dair intibama fena küstüm.
İlk gözüme çarpan çok beğendiğim mutfak dekoru oldu - ve arkadaki yıldızlar tabii. Engin Alkan, Sevinç Erbulak, Çağlar Çorumlu ve Murat Bavli; hepsi de ayrı ayrı izleyip beğendiğim oyuncular burada da oyunculuklarını iyi buldum. Bilhassa Shakespeare'i oynayan Çağlar Çorumlu - ki Çağlar Çorumlu olduğunu çok uzun süre anlamadım öyle diyeyim. Oyun postmodern bir bakışla Romeo ve Jüliet ölmeyip evlenseler, çoluğa çocuğa karışsalar ne olurdu sorusunun üzerine gitmiş. Metnin iyi ve zekice yazıldığı görülüyor aslında. Bu kadro da eminim dramaturjiyle adam gibi uğraşmıştır ve titiz bir çalışma gütmüşlerdir oyunun çıkış aşamasında fakat sanırım oyun oynana oynana öyle bir hale gelmiş ki seyirciden reaksiyon alan yerler sivriltilmiş, oradan yürünmüş. Bununla kastettiğim de belden aşağı şaka ve muhabbet bolluğu. Asla ahlakçı teyze gibi bunları sahnede görüp duyunca cıkcıklayan bir insan değilim çok şükür ama bu oyunda o kadar sık, o kadar yersiz ve o kadar paçozca kullanılmıştı ki beni gerçekten rahatsız etti. Cem Yılmaz'a çok gülerim Semaver Kumpanya'nın Titus Andronicus'unda da deliler gibi güldüm kullanılan küfürlere fakat Tarla Kuşuydu Juliet yemedi, yediremedi bana. Sırf cinsellikle ilgili de değil, Shakespeare'e Şeko demek ve daha niceleri gibi gereksiz ve komik olmaktan uzak şakalar tadımızı kaçırdı. Ha tabii güldüğüm yerler oldu, onlar gerçi metin kaynaklıydı sanırım. Metin kendiyle, Shakespare ve eserleriyle dalgasını güzel geçiyor aslında ama oyunlarını bilen insana komik onlar da zaar. Ayrıca bir yerden sonra Engin Alkan stand-up'ına döndü olay, gereksiz uzadığını düşündüğüm çok yer oldu bu muhabbetin de. Ayrıca klişe yabancılaştırma efektlerinden sürekli oyun olduğunu hatırlatma, ŞT'ye laf atma kısımlarının da suyu çıktı bir yerden sonra.
İyi şeylere gelirsek ama oyunculuklar, dekor tasarımı ve kullanımı - Shakespeare'in alakasız yerlerden dumanlar içinde çıkması bilhassa, her oyuncunun birçok farklı enstrüman çalıp şarkı söylemesi güzelli şeylerdi hep.
Bu arada iki arkadaşımla gittiğimiz oyunda biz ara ara öh sapıttı şu an falan derken bütün salon istisnasız her şakaya, küfre ve belden aşağı imalı jeste katıla katıla güldü. Bir yandan inceden sosyolojik çıkarımlar yapmaya öykünüp acaba Kağıthane'de mi böyle oynuyorlar diye de düşünmedik değil. Bir de beni şaşırtan oyunla ilgili yazılan yorumların hepsinde oyunun aşırı bir şekilde övülmesi. Ekşisözlük'te olsun çeşitli gazete ve dergilerde olsun yorum yazan insanlar her şeyine bayılmış. Tiyatroyla ve sanatla ilgili, okuyan eden insanların bu mizah anlayışını alkışlaması ne yalan söyleyeyim beni çok şaşırttı. Bir de Engin Alkan'ın bir dönüşüm geçiriyor olma ihtimalini düşünüyorum kısa zaman önce de cağnım Boris Vian'ın cağnım Generallerin Beş Çayı'nı apaçi müzikli vs bir rejiyle oynattığını duyduğumu da varsayarak. Gönül ister ki yanılayım. İstanbul Efendisi veya Şark Dişçisi'ne de yakın zamanda gidip kendimi yalanlamak arzumdur. Vasat bulduğum bu oyuna yine de daha iyi bir alternatif yoksa gidilmesini önerebilirim.

4 Mart 2012 Pazar

Herkes kadar korkuyorum, daha az veya daha fazla değil. Şu an bana kendimden korkmamayı öğreten adama bir şey olduysa diye korkuyorum mesela. Yazarken bile boğazımda bir yumru beliriveriyor. Ta oralarda yalnız ve hasta oldu , başına bir şey geldi diye kemiriyorum kendimi. En çok onunlayken korkmuyorum. Ama onunla ilgili korkmuyor muyum? Püf hem de. 1 yılı aşkındır sık sık sorgulama refleksimle doğru mu yapıyorum? Onunla mı beraber olmak istiyorum? diye soruyorum kendime. Her seferinde de çok emin yanıtlıyorum kendimi, ya da hayat bana güzel güzel cevap veriyor; tabii ki dedirtiyor. Ortak gelecek düşündükçe o biraz korkuyorum. Ortak gelecek düşünmekten korkuyorum. Düşünmemekten de korkuyorum. Bir hayatı paylaşacak kadar uyuşacak mıyız ilerde diye korkuyorum. O mutsuz olur mu diye, ben mutsuz olur muyum diye korkuyorum. Annemle babama dönüşmekten korkuyorum (ki çok çok iyi bir aile hayatı örneği bendeki, korkum sadece her çocuğunki gibi anne-babanın hatalarını tekrarlama korkusu). Anneme benzeme ihtimalimden korkuyorum. Anneme benzememe ihtimalimden, onun kadar iyi anne olamamaktan çok daha fazla korkuyorum. Karşımdaki adamı babama benzetince korkuyorum bazen ki gene sıkıntılı alanlara dair, yoksa daha iyi bir baba tahayyül edemiyorum. Al işte mesela çocuklarımın babası benim babam kadar iyi baba olamazsa da korkuyorum. Çocuklarım olmasından ölesiye korkuyordum, giderek bir nebze de olsa bu fikre ısınmaya başladım. Çocuklarım olmamasından korkuyorum şimdi biraz. Sevdiğim adam için sevmediğim bir hayat kurmaktan korkuyorum. Tersinden de. Sonra birbirimizi suçlamaktan da. Kariyer olarak istediğimi yapamamaktan korkuyorum, ya da maddi sıkıntı çekmekten. Kendimle ilgili gerçekleştirmeye çalıştığım ideallerim gerçekleşmezse diye korkuyorum. Sandığımdan yetersizsem diye, ya yürüyüp yürüyüp bir arpa boyu yol alamamışsam diye. Çok karamsar mı duyuluyor böyle deyince acaba. Herkes kadar ama. Bunlar küçük, gelip geçen korkular aslında. Cevap verebiliyorum, dağıtabiliyorum ya korkularımı o bana yeter. Kendimle ilgili mücadele ederim etmesine de o benim elimde olmayan pay beni ürküten, herkesi de ürkütmeli. "L'enfer; c'est les autres." çünkü. Cennetim cehennemim olmasın, benim dengemi bozmayınız başka şey istemez.